27 Kasım 2009 Cuma

"Cihan güneş gözlüklerini neden çıkartmıyor?"....

Geçen gün evden çıkarken hava gayet güzeldi. Güneşli, bulutsuz ama ne çok sıcak ne çok souk. Benim için mükemmel hava işte o! Hani Orhan Veliyi o "güzel havalar" mahvetmiş de öyle "güzel havalarda" vazgeçmiş "evkaftaki memuriyeti"nden, benimki de o hesap, beni de bu havalar mahvedebilir. Çok şükür, çok şükür ki Ankara'da çok olmuyo o havalardan (ya da olaydı daha mı mutlu olurdum.. kim bilir?) Neyse konuya döneyim alt paragrafta.

Hava güneşli diye güneş gözlüklerimi taktım. Aldıım en "salakça" tepki "Abi hava soğuk neden güneş gözlüğü takıyorsun?" oldu.... Yorumu size bırakıyorum... Herneyse, okula geldim. Derse gircem ama o gözlükler bir türlü çıkmıyorlar gözümden. Yeltendim birkaç kez... Nafile sanki yapıştırmışsın... Sonra o gözlüklerle rahat olduğumu farkettim... Sonra aklıma geldi      (aklıma böyle şeyler sık sık gelir yani "ya şöyle olsa?" diye düşünür sonra onu bi güzel hayalimde yaşar gerçek dünyaya dönünce de çok büyük olasılıkla karşılaşmam bu hayali durumla ama işte ben yaşadığımla kalırım. Tevekkeli herhalde bu yüzden yaşadığım çoğu şeyi hatırlamayıp da yaşamadığım şeyleri yaşamışım sanarım...)    ya şimdi hoca derse gelse de gayet normal olarak "Olm çıkar gözlükleri!" dese... Ben ona içinde bulunduğum durumu öyle bir anlatmalıyım ki ondan sonra çıkartsa da gam yememeliyim... Aksi takdirde "Herifçi oğlu cool davranıyo A.Q." gibi yanlış, basit, düşüncesiz ve çiğ yorumlardan başka bir fikir uyandıramayacağım insanların kafasında. Kimin dediğini, genelde olduğu gibi, ne yazık ki hatırlayamıyorum ancak "Ben anlaşılamamktan değil yanlış anlaşılmaktan korkuyorum!" sözü tam da o andaki içinde bulunduğum durumu özetliyordu sanki. Herneyse, hoca ile aramızda geçen diyalog şöyleydi:

Hoca - "Lütfen gözlüklerinizi ders esnasında çıkartır mısınız?"

Cihan - "Hocam izninizle iki çift kelâmım var! Söyleyebilir miyim?"

H. - "Kelâm mı? Ne kadar eski bir kelime. Ne kadar yaşlanmışsınız, ben bile kullanmıyorum o kelimeyi artık ama tabi söyleyin lütfen."

C. -"Hocam! Derler ki "gözler ruhun pencereleridir". İşte bu pencerelerden bakıp o ruhu görecek ve belki de anlayacak birileri olmadığı için kapalı kalsalar olur mu... cereyan yapıyor!"

H. - "Peki sence bana ve arkadaşlarına saygızılık değil midir gözlerini göstermemek?"

C. - "Afedersiniz hocam ancak bu bir saygısızlık değildir! Bilakis size olan saygımdan da bunları takıyorum. Çünkü sizin yerinizde olsam ders verdiğim "gençlerin" çakmak çakmak bakmalarını isterim ve bu bana bir sonraki adımım için enerji kaynağı olur. Lâkin açığa çıkarsam gözlerimdeki umutsuzluğun oluşturacağı deniz o kadar engindir ki yaşam enerjinizin bunun içinde boğulacağından korkarım."

H. - "Seni böyle kötü bir ruh haline sürükleyen olaylar nedir Cihan? Kız arkadaşın mı terketti, iş bulamayacağım diye mi korkuyorsun? ya da başka bir şey?"

C. - "Çok kolay hocam, değil mi? Sadece fiziksel bedenime bakarak yaşımı tahmin ettiniz ve bu yaş grubundaki gençlerin sıkıntılarını aklınızda sınıflandırarak size göre "bizim" en çok dert edebileceğimiz şeylerden şüphe duydunuz. Ancak kazın ayağı her zaman böyle olmuyor hocam! Gözlüklerimi çıkartırım, eğer ki gözlerimin içine bakıp, dürüstçe ve gerçekleri konuşarak, "Herşey er ya da geç iyi oluyor evladım! Sevdiğin bir kız bulacaksın, güzel bir işin olacak ve bununla hem ekonomik hem duygusal anlamda tatmin olacaksın gibi Orson Welles - I know what it is to be young but you don't know what it is to be old cümleleri kuracaksanız. Daha da iyisi, içten ve inanarak, dünyada iyi şeyler de var ve hep olacak. Ne savaşlar, ne (gereksiz yere) açlık, ne statü mücadeleleri, ne de paraya olan kölelik bunu değiştiremeyecek. Bir sabah kalkacaksın ve artık çocuklar katledilmiyor olacaklar. Cehalet düşman olmaktan çıkmış, insanlar birbirlerini sevip yargılamamanın hayatın özü olduğunu kavramış olacaklar" diyebilseniz Hocam! "İnanç..." diyebilseniz mesela "İnançtır ruhunun ekmeği, mücadeledir suyu" deseniz "eğer bunlara haizsen korkma gün er geç doğacaktır. İnsanlar bir gün bakacaklar ve menekşelerin mor, çimenlerin yeşil, gökyüzünün sonsuz ve paranın sadece bir kağıt parçası olup onları kendi rızalarıyla esir ettiğini anlayacaklar. Bir gün... yakında değil ama bir gün olacak ve sen o güne kadar burada kalmalısın, bizimle kalmalısın, çünkü seninle bir kişi daha fazlayız ve dünya halkı da birlerden oluşur..." diyebilseniz... İşte o anda bunlara inanırım... Kesinlikle gerçek olacaklarından değil ama yarın uyanmak için bir nedenim olacağından mutlu olduğumdan! Gözlerimden kaygı değil de inanç akacağından inanırdım sayın hocam!"

H. - "Bunların çoğu gerçekleşmeyecek ancak sen burda bu dersi anlarsan ve birey olarak işini iyi yaptığında bütünün daha da iyiye gideceğinin büyük resmini kavrayabilirsen, sanırım o gözlükleri çıkartıp dersi daha iyi kavraman daha önemli."

C. -"Hocam! Biz değil miyiz ki insanların çoğunun kullanamayacağı ve büyük bir kısmının da ihtiyacı olmayan nesnelerin üretilmesine katkıda bulunuyoruz. O halde aslında insanlarda gereksiz yere arzular yaratacak, sahip olmaları için sadece paralarını değil huzur ve mutluluklarını da vermeleri gereken ve nihayetinde sahip oldukları şeyler aslında bunca bedele rağmen kendilerine sahip olacak fani nesneler üretiyoruz sonuçta. Bugün elimizdeki herşeyi bıraksak toprak karnımızı doyurmaz mı? Uzaya gidince Marstan tek öğrenebileceğimiz şey ne yazık ki "eğer insan yoksa, savaşlar, katliamlar ve gözyaşları olmazdı" düşüncesi olmayacak mı? Barış mı ithal edeceğiz uzaydan? Uçağa her bindiğinizde, gemiler her yük taşıdıklarında, telefonlar insanları yakınlaştırmaları gerekirken uzaklaştırdığında, internet herşeyi hızlı tüketmemiz için gün ve gün daha iyi bir platform olduğunda veya inşa ettiğimiz evler aslında kısa hayatlarımızın mezarlarına dönüştüklerinde... işimi iyi yapmam... huzur ve mutluluğu dünya üzerinden silmeye bir katkı olacaktır ve ben sizin nesliniz gibi çocuklarımın gözlerine bakıp da "biz dünyayı sizin için daha yaşanılabilir bir yer yapmaya çabaladık, artık sıra sizde" dediğimde bu sözlerimi destekleyecek bir realite bulunmayacak dünyada gerçekte... Hocam! Bugüne kadar sınıfta her soru sormak istediğimde "Onu daha önceden biliyor olmanız gerekir!" cevabını aldım. Ne kadar gariptir ki bunu ilkokul 1. sınıftan beri aldığımdan aslında çok temel bilgilerden çok çok yoksunum ve o sorular hep dönüp dolaşıp bana geldi. Ne cevap mı verdim? Tabii ki sizden öğrendiğim cevabı:"Onları daha önceden biliyor olman gerekir!". Cehaletimi gizledim, kişilere karşı ve fakat kendi içimdeki cehaletin karanlığını bir türlü aydınlatamadım ve karanlıklardan korkar oldum... İşte şimdi utanmadan, korkmadan, küçük düşme kaygım olmadan veya tersleme ihtimalinizi önemsemeden bunları soruyorum şimdi size ve önceki cevabınızı ya da "Yaşayıp öğreneceksin..." gibi savuşturmaları bu seferlik kabul etmiyorum... Bugün hayatınızın belki de en önemli dersi olabilir, gelecekten gerçekçi bir biçimde bahsedebilirseniz; en öğretici dersi olabilir birbirimizi sevmeyi öğretirseniz ve yıllarca kullanabileceğimiz bilgileri içerebilir eğer yardımlaşmanın gereksinimi bize nakış nakış işleyebilirseniz... Ama diğer söyleyecekleriniz.... bunlardan gayrısı... sizin için geçmişin tekerrürü bizim için "gerçek hayatta ne işimize yarayacak yaa"lardan başka birşey olmayacaktır..."

Büyük ihtimalle şöyle bitecekti...)

H. - "Tamam çok zamanımız kalmadı lütfen derse geçelim siz de lütfen gözlüklerinizi çıkarın (veya ne istiyorsanız onu yapın)"


Ama işte.... hoca nedenini sormadı gözlüklerimin içine baka baka ders anlatmasına rağmen... İnsanlar gözlerimde bir rahatsızlık olup olmadığını merak ettiler... Kimileri "tarz" yaptığıma çok ikna olmuşlardı ki "acaba kaç karı kız kaldırırım bu şekille" gibi basit ama mutlu, belki de traji-komik düşüncelerini paylaştılar birbirleriyle.... Sonuç olarak aklımda mı, ruhumda mı yoksa kalbimde mi bir sorun olabileceğini düşünmek kimsenin işine gelmedi... Paylaşamadığım için hem ben kaybettim ve belki de onlar da kaybettiler.... Ya da değiştiremeyecekleri fikrinin kendilerine aşılandığı bir dünyada yararsız düşüncelere vakit ayırmaktan sıyrılıp geleceğin "İYİ İNSANLARI" olma yolunda bir adım daha attılar.... Kim bilir...

Ders bitti... evime geldim... dünya hala yalnızdı... can çekişiyordu... medya insanları gütmek istedikleri yöne doğru haberler yapıp uykumuza ninniler yaratıyordu.... Hala bişey değişmedi.... Türkiye doğudaysa, "doğu cephesinde yeni bir şey yok"....

Aklınıza mukayyet olun veya iplerini salın, belki biraz huzur bulursunuz... Bulursanız, sizde pişer ya, bana da düşsün olmaz mı?

Kendinize dikkat edin, huzuru nerde buluyorsanı (ya da bulabiliyorsanız) oraya gidecek cesarete ve güce her daim sahip olun, derinlerde bir yerlerde de olsa....

İyi geceler....

Son olarak aşağıdaki video hislerime tercüman olsun....


25 Kasım 2009 Çarşamba

İstanbul'a git(e)miyorum...

Başlık kâfi...

24 Kasım 2009 Salı

Youtube'a giremeyen arkadaşlara başbakan garantili taktik

Farkettim ki youtube'dan video paylaşıyormuşum (corci - Haddi canım!) "Ee" dedim kendi kendime "bu ülkede son bıraktığında youtube yasaklıydı amma başbakanın çıkıp sanki kendi emrindekiler yapmamış gibi "Ben giriyorum, siz de girin" diye açıklamada bulunmuştu. O zaman madem video paylaşıyorsun, bare izlenebilir olsunlar, girenler onları da izlesinler yoksa ne anlamı var ki koymanın"

İşte bu yüzden alın size bağlantı. Burda belirtilen adımları takip ederseniz bir sorun kalmayacaktır. Eee bunun şerefine de şunu paylaşalım bakalım: Abidin Dino - Mutluluğun Resmi...

Ignorance is a bliss... (a.k.a. İçten sarılmanın önemi...)



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Böyle biri değildim ben yaa... Hayatınıza biri giriyor... Çıkıp giderken siz hayal bile etmediğiniz, belki de "asla!" dediğiniz şeyleri yaparken buluyorsunuz kendinizi... Ben böyle biri değildim... Sarılmaktan bahsediyorum şimdilik. Mesafeli biriydim. İlişkilerde (gerek sevgililer gerekse dostlarla olanlarda) mesafeliydim. "Cehalet mutluluktur!" diye bir söz var ya işte bazen bu söz o kadar doğru çıkıyor ki... Keşke hiç sarılınmasaymışım diyorum... Sigara gibi bişey heralde. Bağımlılık yapıyor... Sanki bir süre üçüncü bir ayak kullanmışsınız da alıştığınız anda kaybetmişsiniz gibi.

Sıradan, soğuk bir sarılmadan bahsetmediğim herhalde farkedilmiştir. Sonuçta neden sarılma bir insanı bu kadar etkilemiş olsun ki? Hayır, benim bahsettiğim içten sarılma. Zor bulabileceğiniz, sanki bir kış günü yüz kesen bir soğuktan içeri dalıp da taze sıcak çikolata içmişsiniz gibi, en güvenli yer olan ana rahminden henüz çıkmamışsınız gibi, kimsenin size zarar veremeyeceği güvenli bir bölgeye adım atmışsınız gibi hissettiren, sanki biraz daha zorlansa o kişiyle aynı bedeni paylaşacakmışsınız gibi hissettiren sarılma, kış günü üzerinizdeki battaniye gibi hissettiren... Sanırım şu anda en çok bunu özlüyorum... Belki alışmam lazım... Kim bilir...



Bir kız tanımıştım... Çok saf, temiz, dokunulmamış... (cehalet mutluluktur heralde artık onun için de) "O alıştırdı beni hakim bey!" diyerek suçu ona atardım eğer ki bu yasal olmayan bir bağımlılık olsaydı... Ama ben şu anda daha çok "Evet bağımlı olduğumu kabul ediyorum ama sorun yok, böyle iyi..." diyen karakterim.

Soldaki resimdeki maddeler doğrudur ancak "down boy, down" her zaman olmaz. Orjinalliğini bozmamak için silmedim ama neden koyduğum anlaşılmıştır herhalde.

Aklımdan çık(a)mayan tek bir söz var bugünlerde. Beynime saplandı kaldı sanırım: "Geldiik gidiyoruz..."


Herşey bir anda anlamını yitiriyor bunu her hatırladığımda. Kötü anlamda değil, "lanet olsun boşver" değil, sadece "önemi yok cihan, sultan süleymana bile kalmadı bu dünya o yüzden boşuna kaygılanma, şurda gördüğün bütün mutlu, üzgün, sinirli, yalnız, yalnız olmadığını sanan yalnız, zeki, aptal, güzel, çirkin... bütün insanlar için kesin olan tek şey var bu dünyada: Onlara da kalmayacak bu dünya... O yüzden moralinin ne durumda olduğu bundan (büyük bir sayı verelim) 100 yıl sonra hiç bir anlam ifade etmeyecek... Takma kafana yarın yeni bir gün, takma..." anlamında bir nasihat gibi çınlıyor zihnimde ama işte gene de önemsiz de olsa, şu dakka göçsek de buralardan, gene de insan bir kucak istiyormuş.

Neyse ister zayıf ister güçlü diyin, içimden geçenleri paylaştım sizlerle bir de "sezarı öldür hakkını yeme" sözünün uygulanması lazımdı. Brütüs olarak da bunu yapıyorum. :)

Çok uzatmayacağım. Fırsat buldukça sarılın. Kendinizi mutlu hissedeceksiniz...


Ve en son olarak da sarılma reklamı:


















Mutlu günler diliyorum hepiniz için...

Not: "Hug for free!" T-shirti yaptırmak, hazır yapılmışı varsa da en az bir tane edinmek istiyorum. İlgilenenler bana "ben de istiyorum desinler"

Dikkat Anarşist Düşebilir - İTÜ Taşkışla Sahnesi Oyuncuları

Uzuun uzuun birşeyler yazmayı düşünüyordum ama tek kelimenin yeterli olduğu nadir durumlardan biriyle karşı karşıyayım o yüzden sadece şunu söylemeliyim:

Etkileyiciydi!

(çünkü gerçekten etkilendim! Bi de uzun bir yazı yazsam kesin şunun gibi olurdu, bir tane daha eklemeye gerek görmedim sanırım.)

Anla(ş)mak...İletişmek üzerine...

Selamlar!

Bir kaç gündür bişeyler yazamadım buraya. Sonunda (hayat ileri geri hakkında bilip bilmeden atıp tuttuğum herşeyi kozmik bir şaka gibi başıma birer birer getirdiği için) "Yazmayınca olmuyor! İçimde birikenleri kağıda dökülmeliler, yoksa olmuyor!" diyen arkadaşların halini anladım. Herbirine sonsuz özürlerimi bir borç bilirim. Bundan kelli de ööle düşünmeceler yok artık bende (yani umarım kendimi kaptırıp konuşmam.... konuşmam da şimdi de bunu sööleyince karşıma konuşmam gereken durumlar çıkacak sonra konuşcam sonra da konuştum diye onlar başıma gelecek.... pff kısır döngü! Özet olarak büyük lokma ye büyük laf etme!).

Şimdi 1-2 gün önce kendime hatırlatma olarak buraya attığım yazıcığa baktım ancak şöyle bir durum zuhur etti (zuhur ne be?) : Ben o hatırlatmaları özellikle kısa tuttum ki çok da bir fikir belirtmesin ancak ve lâkin (peki lâkin ne olm?) ben onlardan hiçbir şey hatırlamıyorum (!? hatta :s ) artık hatırladıkça yazıcam n'apiyim...

Perşembe akşamı terk-i diyar eyliyorum Ankara'dan İstanbul istikametine, artık nereye varırsak... kısmet ama işte gidiyorum. Peki neden gidiyorum ki? Ankara mı battı deli mi dürttü? Aslında hiçbiri demek isterdim ama bunların ikisi de oldu fekat (nalân :p ) bundan daha da önemlisi orası kendim gibi olabildiğim nadir yerlerden biri (corci - abi anlam bozukluğu oldu yaa çünkü orası ööle olduğun tek yer sanki bir yerde bir yer gibi oldu.). Yani ne demek ki bu şimdi? Normalde iki yüzlümüyüm? Çok ağır oldu ama belki de farketmeden öyleyim ya da öyle olmak zorundayım. Neden mi? Çünkü burası Ankara, burada katı suratlı insanlar güneşli günde üzerinize yağmur yağdırmak istiyorlarmışçasına sinirli bakarlar. Belki ürkekliklerini gizlerler böyle yapınca, belki böyle yapmak gerekiyodur, bilemem ama burda susarsanız ya "elleşmeyin delidir" diyip çekip giderler veya "illâ ki bizimlen konuşcan, eğlencen!" diye anlamsız bir baskı oluşur üzerinizde. Onlar da büyük ihtimalle sizi mutlu görmek isterler de bu yüzden kurarlar zaten o baskıyı ama genellikle nedeni "yaaa zaten bunalmışım bi de senin suratını çekemiycem, eğlendir beni yaaa" gibi geliyor bana. (Nedense?) Ama işte İstanbul öölemi? Ordayken bir rahatlık, bir huzur oluyor içimde. Belki zaten burda az kalıcam diyedir belki de yabancılık psikolojisidir. Nedeni ne olursa olsun benim için işe yarıyorsa çok da kurcalamıycam ama işte bir neden var ki o önemli: İstanbul'da bir sürü dostumun olmasının yanı sıra içlerine bir tanesi var ki herkesin ayrı ayrı olan yerlerinin arasında onunkisi ayrı! ML var İstanbul'da yaa! Diğer bütün dostlarım da zaten ML sayesinde tanıştığım ve hayatımda "iyi ki olmuş! Ne de güzel olmuş! Keşke hep olsa!" dediğim nadir [kişi, olay, ilişki vs.]lerdir (corci - uygun kelimeyi seçemedin di mi? Yaa işte kalakalırsın ööle!). (Bu vesile ile de ML'e minnetimi dillendirmiş oldum, iyi ki de oldu.)

Şimdi neden bunu bu kadar rahat yazabiliyorum yukarıya? Çünkü onlar nam-ı diğer "İstanbul Tayfası" (süper bir kuruluş ismi gibi) bu yüzden birbirimizi anladığımıza inanıyorum ve hepsi de ML ile olan bağımızı bilip kabul ederler, yadırgamazlar ve kendilerini de çok sevdiğimi bilirler. (Artık gösteremediysem de bu benim eşekliğim olmuş olur, kulağımı çekiniz.) Bu yüzden de tek tek şu da şöyle iyi, bu da böyle güzel bir insan, öteki 10 numara dememe gerek yok (mu?) (corci - e abicim onlara da sevgini göstermen lazım. cihan - sen onu doğru dedin corci yaa ama bi dur konuyu dağıtma)

Özetle İstanbul Tayfası ile bıdır bıdır konuşmak zorunda hissetmezsiniz kendinizi, cümleler aklınızdan ve ağzınızdan kendileri fırlamak isterler fakat söz döner dolaşır da yumuşak noktanıza ulaşırsa susarsınız. Kimse neden sustu demez ki orda. Anlarlar, anlaşırsınız. Sözcükler olmadan, hatta bazen mimik ve jestlere de gerek kalmaz. Anlamasalar da bu önemli değildir. Çünkü bir dostun yapması gerektiği gibi sakince oturup beklerler. Gerektiğinde uzanıp ellerini tutabileceğiniz bir mesafede.

Büyük bir ihtimalle bir şehirdeki "dışardan gelen" olmakla ilgili birazcık da bu ama olsun. (Hmmm İstanbul Tayfası da acaba "burda hiçbir halt YOK!" diye ısrarla vurgulamamıza rağmen bu yüzden mi hala "Ankara'ya gelelim yaa" diyorlar. Bunu diyenler de genellikle Ankara'da uzun süre yaşamamış olanlar. Neyse bunu onlara sorayım, sonuçta nedenler değişkenlerdir.)

Geleceğim nokta ise şudur: Bir gün gelecek... yakın değil... kolay değil... belki birazcık ütopik ama bir gün gelecek. Öyle bir gün ki bu o günden sonra artık sözcüklere gerek kalmayacak. Sadece dost meclislerinde değil, bütün insanların ortasındayken de. (Sözcüklere gerek yok derken basit cümleleri bunların dışında tutalım, örn: karnım acıktı!) İnsanların yüzünde hafif bir tebessüm içlerindeki huzuru dışarıya yansıtacak. Düşünsenize dünya nihayet yaşanılır bir yer olacak çünkü insanlar yapmakla tek mükellef oldukları ve en iyi yapmaları gereken işin yaşamak olduğunu ama günü kurtarırcasına değil, huzur ile dolu, mutlulukla dolu bir yaşamı yaşamak olduğunu farkedecekler. Bunca zaman gözlerinin önünde duruyor olacak cevap ancak o âna kadar hiç cevap için gereken soruyu sormadıklarını farkedecekler. Dünya daha güzel bir yer olacak hatta en güzel bi yer olacak. O gün gelecek ve o günün geldiğini kavaktaki balığı otuz şubat günü gördüğünüzde anlayacaksınız! O zamana kadar bunu önceden öğrenmiş sayılı kişilerden birkaçı oldunuz...Keyfini çıkarın :)

Neyse işte... İstanbul'a geliyorum! Kendimi biraz daha bulmaya belki de...

22 Kasım 2009 Pazar

Gelecek yazılar...

Yaklaşık 2 saat önce Yağmuru ve yeni arkadaşlarımızı gardan uğurladık. Tatlı bir yorgunluk ve acısı tekrar kavuşmalarla çıkarılacak bir hüzün var içimde. İki gündür de yazacak aslında çok şey topladım ancak fırsat olmadı ve şu anda da yazamayacak kadar yorgunum. (şaka maka dün bizi deli dürttü 5 saat falan uyuduk). Şimdi yazmazsam unuturum, yazarsam kendimi ifade edemem ve büyük ihtimalle okunmayı güçleştirecek bir sürü hata içerecektir (şimdi bile 1 yazıp 5 siliyorum...). O yüzden en azından gelecek yazıların başlıklarını şuraya not düşeyim ki (çünkü not defterimi kaybettim, evet hıhı, böyledir) Oturduğumda "bişey yazcaktım ama ne?" halleri olmasın.

* üfffffffffff unuttum (ikmysei harflerinden bir küfür yapın işte onu üfffffffffffffff ile yer değiştirin)! Bütün günlerim artık bir rüya gibi (pembe ve güzel olanlarından değil de sabah kalkıp parça parça hatırlayıp asıl önemli kısımlarını unuttuklarınızdan)! Hatırlayınca yazıcam!

* aha bi tane hatırladım: Kadın-Erkek ilişkilerinde erkekler (hatırlatıcı olsun diye anlamsız oldu)
* Eski günlere ağıt...
* İçten sarılmanın önemi...
* Dikkat Anarşist Düşebilir...

İçinde bulunduğum durumu şu şarkının sözleri (ki özellikle nakaratı) çok iyi özetliyor (Teşekkürler Irmak)


Bu geceki tiyatro da çok güzeldi: Dikkat Anarşist Düşebilir. (hakkında daha detaylı bir yazı yazılacak)

Ve son teşekkür de başta Yağmur, Efe ve Efemin ev arkadaşları Ali ile Emre olmak üzere, Ebru'ya, Seda'ya ve Işıl'a gidiyor. Tanıştığımıza gerçekten çok mutlu oldum.



Not: Bu yazı çok dağınık oldu ama bunları yavaş yavaş açıklayacağım. Kendinize dikkat edin, C vitaminli meyveler falan yiyin ya da maydanoz işte ne isterseniz.





19 Kasım 2009 Perşembe

Birkaç açıklama....

Bugün aslında birşeyler karalamak (olmadı yaaa klavye başında, tıkırdatmak mı desem?) istiyordum buraya ancak sayfanın sağ üst köşesinde gördüğünüz ziyaretçi defterini ekleyene kadar canım çıktı ve cumartesi günkü sınavıma "artık" "ciddi ciddi" çalışmam için çok zaman kalmadı o yüzden sadece birkaç açıklama yapayım dedim.

1) Lütfen sağ üstteki "Düşünce Paylaşımı..."nın altındaki bağlantıya tıklayarak düşüncelerinizi benimle paylaşın, çok mutlu olurum. Olumlu eleştirileri de açlıkla bekliyorum.

2) Ziyaretçi defterinde birşeyler paylaşılacak gibi olursa blog'a bir forum da ekleyebilirim ama bilmiyorum zaten internet başına bu kadar bağlanan sizlere altı üstü bir sigara-kahve molası verdiğinizde dinleyebileceğiniz bir müzik ve okuyabileceğiniz düşüncelerimi sunmaya çalışıyorum bir de bunun içine sizi çekmeye hakkım var mı bilmiyorum... zamana bırakalım.

3) "Hissi Kablel Vuku" yazısındaki "anlamadım" seçeneğini veya herhangi bir yazıdaki herhangi bir tepkiyi seçen arkadaş(lar)ın kim olduklarını ne yazık ki bilemiyorum <:( ancak o yazıyı ben yazmama rağmen ben bile anlamadım. Sadece arada sırada aklıma takılıyor "olm gelecekte şöyle şöyle olacaksın heralde, gidişin gidiş değil..." diyorum kendi kendime acaba size de oluyor mu, oluyorsa nasıl aşıyorsunuz diye merak etmiştim ancak kendimi fazla açığa vurup net olmadığımdan bir "ne diyor ki bu çocuk?" sorusu doğmuş olabilir. Paylaşalım hala anlamadıysanız :)

3.1) Bi de yanlış anlaşılmasın o tepkiler önemliler, kimden geldiğini bilmesem de yazdıklarımı değerlendirmem nasıl bir duygu uyandırdıklarını anlamam için iyi bir araç. Tepki verin! :) Tepkinizin karşılığı orda yoksa,orası eksik demektir, söyleyin ekleyeyim :)

4) Çok sosyal biri olsam bir etkinlik takvimi ekleyecektim blog'a, maksat yaptıklarımdan sevdikleri haberdar edip fırsatları olursa yollarımızı kesiştirmek ancak tam buna yeltendiğimde son anda farkettim ki takvim sadece okula derse gittiğim şeyleri aktivite olarak içerecekti (ki onlar da çarşamba hariç hafta içi hergün, ilgilenenlere duyurulur) dolayısı ile çok saçma olacaktı ve kendi asosyalliğimi (veya olma çabamı) suratıma suratıma vurup takip edenlere ilan edecekti, "boşver adaam sen de" dedim ancak bir takvim oluşturabilirim ve siz aktivitelerinizi bulunacağınız yerleri ve zamanları yazabilirsin. Hem belki sonra benim de enteresan bir etkinliğim olur ben de yazarım ya da orda yazdınız diye o tarihte takip edenlerin bazıları karşınıza çıkabilir. Ama şimdi o zaman da "login" zorunluluğu mu getirmeliyim..... Püffff işin içinden çıkamadım.... buna tepki gelmezse yazmamışım sayacağım.

5) Müziklere Burcu'nun hatırlatması üzerine İncesaz ekledim. "Nasıl unutmuşum?" dedim kendime. Aklınıza gelen şarkı olursa lütfen bi şekilde sööleyin. Mümkünse ekleyeyim.


6) Hepinize mutlu günler diliyorum :)

~cihan~

18 Kasım 2009 Çarşamba

Ayrılık da sevdaya dahil...




Her ayrılan terketmiş mi olur?

Yaygın bir inanış var ya hani: "Giden terkediyordur" diye, ben Murathan Mungan'ın aşağıdaki şiirinin verdiği mesajı seviyorum bu konuda.


TERKEDEN

Kimdi giden kimdi kalan
Giden mi suçludur her zaman?
Ne zaman başlar ayrılıklar
Dostluklar biter ne zaman

Her geçen gün bir parça daha
Aldı götürdü bizden
Aynı kalmıyordu hiçbir şey
Değişiyordu herşey, kendiliğinden

Artık çözülmüştü ellerimiz
Artık bölünmüştü yüreğimiz
Birimiz söylemeliydi bunu
Ötekini incitmeden

Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de
bu yüzden gitmiştir zaten

MURATHAN MUNGAN

Bir ayrılığın nedenini, nasıl gerçekleştiğini yalın bir biçimde anlatmış sanırım. Hala bunun ötesinde tutup da eski güzel Türk filmlerinden çıkmış "Beni sevmiyor musun Rifat?" gibi sorular anlamını yitiriyor günümüzde (en azından belirli bir seviyenin üzerinde olanlar için diyelim en azından). Şimdi seviye diyince de okumuşu, cahili, tecrübelisi veya toyu diye ayırmayalım da hayali ve birbirinden farklı iki seviye düşünelim. Bunlardan bir tanesine sevgi yeter de artarken diğeri sevgisinin yanında başka ruhsal-fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir sevgi arar, hiç olmadı iki seviye arasındaki hayattan beklentiler farklıdır, amaçlar ve bunlar adına yapılanlar (yapılması gerekenler) farklıdır.... bööle devam edersem işin içinden çıkamam yani ne öteki kırılsın ne beriki bozulsun diye bitmiycek bu yazı. Kısaca şartlar farklıdır yahu, bazen olmaz da olmaz, olduramazsın. İlişkideki bir tarafın mutluluğu (belki de dolaylı olarak ilişkinin de mutluluğu) diğer tarafın üzüntüsü ve/veya ezilmesi pahasına mümkün kılınıyorsa,bu ilişki nereye kadar gider. Mutsuz olan taraf kabul etse bile bu işleyişi, mutlunun hakkı mıdır önüne sunulanı bir insanın mutsuzluğu pahasına sorgulamaz bir sarhoşlukla kabul etmek? Evet mi..... hayır mı..... Kişisine göre değişir ve değinip de açıklamak istediğim nokta da bu değildi.

Bu yazının konusu aslında "ayrılığın doğal süreci" veya "ilişkinin son noktası: ayrılık" gibi düşünülebilir. Zuhal Olcay'ın yukarıdaki parçası çalıyor mu? Ne dedi orda: .....çünkü ayrılık da sevdaya dahil..... Hiç farketmemişim daha önce bunun bu kadar net olduğunu!
İnsan doğamız gereği (yani herhalde) bir şey iyi gidiyorsa, normaldir, doğaldır, hatta sorun yoktur, fakat ne zaman gri bulutlar belirse sanki işleyişte bir yanlışlık varmış, düzeltilmesi gereken birşey vardır gibi hissederiz. Çoğu zaman da doğrudur ve bu düşünce de o çoğu zamanların tecrübesi olarak işlemiştir "insan doğası"na. Ancak ya birşeyin illa ki kötü gitmesi gerektiğini, onun an itibariyle kötü olduğunu, sıkıntı yaratıp acı vereceğini bilmenize rağmen doğru şey olduğunu (hadi biliyorsunuz demeyeyim de) hissediyorsanız... o zaman n'olacak? Sorun yokmuş gibi üzerini örtüp bir sonraki krizi mi bekleyeceksiniz yoksa hissettiğiniz şey doğrultusunda, diğer tarafı da er geç rahatlatacak, ona birşeyler katacak olan acı kararı mı direteceksiniz? Olaylara bu yazı çerçevesinde sadece siyah ve beyazlarmış gibi baktığımın farkındayım ancak herşeyin net olduğu şartlar altında bile işleyemeyen bir fikre ulaşırsam, doğruluğu ve geçerliliği ne kadar olur ki? O yüzden bir sonraki adıma zemin hazırlamak için bu yazı "katı" baksın bu konuya.
Acı çekmek büyümenin ve olgunlaşmanın olmazsa olmazıdır! (Bu sözden "mazoşistçe acı arayın, bulun ve onu çekin, sadistçe millete acı çektirin çünkü asıl erdem burdadır..." benzeri anlamlar çıkartan arkadaşları gerçekliğe davet ediyorum, çünkü yok öyle bişey, tabi biri psikopat değilse....) Bu yüzden karşılaşıldığında acı çekmesini de bilmek gerekir. Neden mi? Her zaman söylerim: "O elma güneşte bu kadar çok yanmasaydı, tadı nasıl olurdu?" işte bu yüzden!
Kişinin ne istediğini bilmesi için önce istemediklerini yaşamalı sanırım. Üffffffff nerden nereye geldim yaaa müzik bi kesilip bi gelince bütün düşüncelerim sapıyor....

Demek istediğim: Ayrılık terketme değildir, karşı tarafı hatırladıkça. Bir terketme unutma değildir, karşı tarafın fikirlerini her daim kulaklarınızda duyup önem verdikçe... Uzaklaşma yüz üstü bırakma değildir, eğer o zamana kadar karşı taraf öğretmek istediklerinizi öğrenmişse ve illâki konuşmuyorsunuz, görüşmüyorsunuz, işiniz ayrı yolunuz sapa diye bu bir ayrılık değildir, eğer ki sizi hayatınızda bir basamak yukarıya taşıdıysa...
Yarın gidin ayrılın demedim ben! Ayrılık vakti yaklaştıysa şiirdeki gibi, olgun düşünün, zaman kaybetmeyin, acıyı ha bitti ha bitecek diye uzatmayın (Murphy'nin kanunları #34: Tünelin ucundaki ışık, size doğru gelen bir trenin far'ıdır.) çünkü o sonda görünen ışık pek hayra alamet değildir. 
Son olarak: Birbirinizi unutmayın, sevgiyle hatırlayın, kırk yıl bir gün karşılaşınca bir çay-kahve içecek hatrınız kalsın. Sizin yüzünüzden kalmamışsa bu hatır, bütün o ilişki süresini ne yazık ki boşuna geçirmişsiniz ve bu kadar değer veriyorum, bana benziyor kendimi buluyorum dediğiniz kısım meğer kendinizde nefret ettiğiniz parçanızmış demektir.
Bi de unutmayın: Ayrılık er ya da geç gelecektir, ya hazır olur bunu kendinize avantaja dönüştürürsünüz ya da pembe rüyalar ülkesinden gerçekliğin buzlu sularına girdiğinizde duvara çarpmış gibi olursunuz. Ve gerçeklikler ülkesinde küresel soğuma var, zaman geçtikçe sular daha soğuk oluyor.....
"Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı..." Orhan Veli KANIK.
Not: 1) Kırmızı at, Corci gibi hayali bir kahraman değildir, çok sevdiğim bir dostum, kardeşimdir inşallah ara sıra onun da paylaşımlarını burda görürüz.
2) Burcu'ya teşekküründen dolayı teşekkürü burdan bir borç bilirim. Ben kimse okumuyor, okusalar da sallamıyorlar sanıyordum ancak kendisi meğer ne kadar da benzer-aynı şeyleri düşündüğümüzü, insanların farklı farklı ama temelde aynı olduklarını bazılarının sadece kendilerini daha iyi gizlediklerini bazılarınınsa sadece gerek duymadıkları veya yapamadıkları için bazı ortamlarda kendilerini açığa vurmadıklarını farkettirdi bana. Meğer kendimizi her açtığımızda insanlığı açıyormuşuz cümle aleme... bilememişim.

17 Kasım 2009 Salı

Toplumdaki sevgi eksikliği üzerine...

Hiç farkediyor musunuz bilmiyorum ama toplum(umuz)da bir sevgi eksikliği olduğunu saptadım. Anlayış yok, sevecenlik yok, nezaket, hoşgörü, yardımseverlik, iyilik yok... Sevgi göçmüş bu diyarlardan.

Küçük, izole gettolara benzeyen ve bütün dünya nüfusuyla karşılaştırınca "minicik" kalan, okyanustaki su damlası misali sosyal çevrenizin içinde durumlar nasıldır, bilmem ama herhalde iyidir. Seviyorsunuzdur birbirinizi, anlıyorsunuzdur, hoşgörüyorsunuzdur, yardım ediyorsunuzdur.... Yapıyor musunuzdur? Çıkarınız olmaksızın, bir daha görüşmeyecek olsanız dahi, "yap iyilik at deryaya" mantığıyla da olsa... Yoksa inceden bir çıkar mı vardır ipin ucunda? Olabilir, olsun da! Ancak "çıkar" dediğimde akla hep maddi şeyler gelmesin isterim. Örneğin sokaktaki yaşlı adama gülümseyip "İyi günler!" dediğimde iyi bir karşılık alırsam bu da benim çıkarımdır. Kendimi iyi hissederim, çok şeyden fedakarlıkta bulunmamışımdır. Pişmanlık duymam... Kısaca günüm güzelleştirir.

Tamam masum çıkarlarımız olsun birbirimizden. Hayata zevk katan şeylerdir de bunlar aslında. Peki neyi paylaşamıyor insanoğlu? Dünya yeterince büyük ve çöllerde bile -mevcut teknoloji sağolsun(!?)- tarım yapılabiliyorken toprak da bereketli, yani herkese yetecek yiyecek de var. İnsanoğlunun ilk iki elzem ihtiyacı karşılanabilir. Peki neyi paylaşamıyor insanoğlu? Diyelim ki Tanrı bizi dünyaya gönderdi. İnsan neden kalkıp da "Benim bulduğum parayı, şu hesaba yatırmadan ve benim ülkemin senin ülkendeki şu binasından şu şu evrakları onaylatmadan Tanrının bana verdiği(!?) topraklara adım atamazsın!" der?

Sonuç olarak (diyelim ki) bir alışveriş merkezini gezemeyecekseniz neden oraya gidersiniz? Dünyayı özgürce gezemeyeceksek ne anlamı var ha burda olmuşuz ha 1 kilometrekarelik bir yerde bütün bir ömrümüzü geçirmişiz (ya da heba etmişiz)

Ne diyorlardı: (yanlış hatırlamıyorsam) "Bir zamanlar ağaçlar çoktu ve meyveler boldu, ne zaman ki birisi bir ağacın etrafını çitlerle çevirdi o zaman fakirlik kavramı çıktı" ya da en azından bu anlamda birşeydi.

Dünya'da kötü insanlar var. Buna karşı gelmiyorum. Ancak kötü olarak etiketlediklerimizin bir kısmı zaten Tanrı'nın verdiği şeyleri almak isteyen insanlar (örn: karnı aç olduğu için iş arayan ancak bulamadığında ekmek çalan çocuklar) ve iyi olarak etiketlendirdiklerimizin de çokça bir kısmı henüz kötülükleri gün yüzüne çıkmamış, kendilerini çok iyi gizleyebilen kişiler (ki artık gizlemiyorlar da ama gene de onlara birşey yapılmıyor, en azından benim televizyonda ülkem için gördüklerim bunlar).

Şimdi durum şu: Bir kısım insan dünya üzerindeki kaynaklar üzerinde hak iddia ettiler, kimse buna ses çıkarmadı ve farkedildiğinde artık düzen o kadar sarsılamazdı ki hayatta kalmak için uyum sağladılar. Yanlış anlaşılmasın düzeni bir gecede değiştirmek istemiyorum, zaten tek kişilik iş olmadığı da aşikar. Fakat "herşeyimi alabilirsin ama ruhumu asla!" sözüne ne oldu? Nerde kaybettik bunu? Neden kimse yolda birbirine selam vermiyor? Neden birisi girişimde bulunduğunda hırsızmış gibi bakılıyor? Bu antisosyallik, insandan korkma, hatta yabanilik acaba tecrübe sonucu karakterimize işlenen koruma mekanizmaları mı yoksa artık gölgemizden bile mi korkuyoruz, kendimizden korktuğumuz için mi tanımadık kişilere bir selamı çok görüyoruz? Selam derken kahveye giren adamın "10 puan sevap" kazanması için bir hedef seçmeden ööle ortaya döktüğü "Selamın alyküm"den bahsetmiyorum. Sıcak bir gülümseme, bir baş eğme jesti, bir iyi günler, merhaba, (yalandan da olsa) bir nasılsınız... çok mu...

Devlet bile küçük bir ölçekte düşünüldüğünde bir topluluktur. Herhangi bir topluluktaki bir fert diğer bir üyeyi sevemeden ona ne kadar yarar sağlayabilir veya ondan ne bekleyebilir ki? Ölçeğin ne kadar büyük olduğu farketmiyor. Tanımadığınız birisi için hiçbir zaman karşılığını alamayacağınız bir iyilik yapmak herhalde dünyanın en zor şeyine dönüştü bir ara.

Geçen gün yağmurda gidiyorum. 35-40larında bir amca okul içinde otostop çekiyor. Durdum, aldım. Teşekkür etti. "Almıyorlar..." dedi "almıyorlar... halbu ki herkes 2-3 kişi alsa ne kaybederler" o anda farkettim.Uğruna ne kadar uğraşırsanız uğraşın, isterseniz gecelerinizi gündüzlerinize katın, para denilen kağıt parçalarını kazanın ve onlarla bişeyler satın alın (benim örneğimde araba). O size ait midir? Değildir işte , değildir! Yaktığın benzin senin mi? Harcadığın elektrik, su senin mi? Bunlar hepimizin. Küçük düşünmeyelim. Belki bu adam bana para vermedi veya bir yerde imtiyaz sağlamayacak ama üşütüp hastalanmayacak, yarın işine gelebilecek, belki yapacak belki yapmayacak (iyimser olup işini iyi bir şekilde yapacak diye varsayıyorum), onunla işi olan kişi işini daha kısa sürede bitirecek başka şeylere zamanı artacak.............. bu zincir takip edilemeyecek kadar uzun ve fakat ucu gelip bana dokunacak! Nedenini belki bileceğim belki aklıma bile gelmeyecek (ki büyük ihtimalle ikincisi) ama beni etkileyecek önünde sonunda.

İnsanlar neyi paylaşamaz..... Yarın tanımadığınız birine selam verin olmaz mı hatta ve hatta fırsatınız olursa onunla tanışın. Endişeliyseniz takma bir isim kullanın ama tanışın. Halini hatrını sorun ama bu sefer farklı olsun. Onun sizin amcanız, kardeşiniz, sevgiliniz, veya değer verdiğiniz birisi olduğunu kabul edin. Bir sorununu öğrenin ve ona bir çözüm üretin. Tanrı aşkına üniversitede okuyorsunuz, aklınız ondan daha çok şeye eriyor! Akıl verin. Çünkü o, onun babası veya babasının babası sizin için çalıştı, tarlada, fabrikada, otelde, hademe olarak bir yerde.... ama (bilerek veya bilmeyerek) içinde yaşadığınız toplum daha iyi olsun diye, başka toplumlar önünde başınız yere düşmesin diye çalıştı siz şimdi ona veya onun torununa bir fikir vermişsiniz çok mu? Kaldı ki işe yaraması da gerekmez sadece kendini önemli hissettirdiniz, "bu ülkede yalnız değilim!" fikrini filizlendirdiniz belki de içinde kim bilir? Ancak toplumsal bağlar böyle böyle kurulmuyor mu? Aynı adamın yerinde yarın sizin olmayacağınızın garantisi asla yok yani aslında kendinize yardım ediyorsunuz orda. "...... kendini sayısız parçalara ayırdı ve kendi suretinde insanları yarattı...." yani aslında bildiğiniz bilmediğiniz herşeyi toplayabilseniz ve bir araya getirebilseniz.... evet O'nu yaratıyor. Yani sen, ben, o.... biz "bir"in parçalarıyız ve "bir"e gidemiyoruz gitmemiz gerekirken...

Çıkarları için fırsatları kovalayıp anlamsız bilgileri saklayan, çelme takmaya çalışan insanları bir kenara bırakın, gelecekleri nokta gün gibi bellidir ya çok paralı olacaklar ve bunu harcayacak zaman, ortam bulamayacaklar veya bu kadar karmaşa, kötülük ve nefret yaratan kişileri doğa zaten ayıklayacaktır....

Neyse çok uzattım ve belki de toparlayamadım aklıma heryerlerden üşüşen bilgileri. Kısaca: İyilik yapın iyilik bulun (bulamıyorum diyen bana gelsin ben ona yaparım :P tööbe tööbe)

Yazının şarkı sözü olarak da şu olsun o zaman: Pink Floyd/Hey You - "Together we stand, divided we fall!"

~~Chn~~